
(Mısır Adalet Bakanlığı)
Ürkütücü sefaletten köpük partilerine, Mısır beni en çok etkileyen seyahatlerimden oldu. Döndüğümde iki arkadaşım hafif kamburlaştığımı söyledi. 35-40 derece sıcakta, günde 35-40 bin adım… Geceleri otele döndüğümde vücudum sakinleşme becerisini kaybetmiş oluyordu. Sıcak içime işlemiş, serinleyemiyordum. Sadece sıcak da değil… O insan manzaraları…
Bir kısmı Türkiye’nin aynısı. Burada gözümüz alışmış, tesiri olmuyor. Bir kısmı ise çok daha fena. O fakirlik beni o kadar öfkelendirdi ki… Her şeye karşı… Kendime karşı da…
Şımarmak isteyen bir yönümüz var. Kimimiz şımartılmışız çocukken, devamını istiyoruz. Kimimiz örselenmişiz, telafisini istiyoruz. Şımarmak istiyoruz. Şımarma lüksü olmayan milyonları gördüm Mısır’da. Hayat ne ise o. Neyi veriyorsa o kadar.
Hayat, değer vermemiş. Devlet, değer vermemiş. Değer görmeyince değerini bulamayan milyonlar. Değer duygusu tükenmiş gibi. Hiçbir şeyin değeri yok gibi.
Bir akış halinde yaşanıyor hayat. O akışta cami var, okul var, ticaret var. Aslında her şey var. Ama sanki hepsi değersiz. Sanki insan değersiz.
İskenderiye’de dolaşırken bir günde bin kere Kuran sesi duyabilirsiniz. Misal, bir kahvehanede adamlar kağıt, domino oynarken de arkadan Kuran çalıyor olabilir. Evet, çalıyor. Kulağa çalıyor. Her yerde Kuran kulağa çalıyor. Durup dinleyen, tefekkür eden yok. Acaba, dedim, bundan mı bu değersizlik istilası?
Cuma namazında sokaklar dolup taşıyor. Kirli sokaklar. Herkesin çöpünü attığı. Güneş her çöpü yakıp temizleyecek nasıl olsa. Her şey atılabilir ortalığa.
Peş peşe on afet vurmuş gibi perişan yerler gördüm. Bir keresinde çöp deryası bir sokaktan geçiyordum, ileride yürüyen bir adam vardı, sigara içiyordu, adama yanaştım sigara kokusuna bulanmak için… Ki sigara kokusundan ciddi rahatsız olurum normalde.
Bu perişanlıkları gördükten sonra, gittiğiniz lüks restoranlarda lavaboya girip çıkarken bile kapınızın tutulması, sandalyenizin çekilmesi teselli olmuyor. Büsbütün yıkıyor insanı. Son beş gün deniz kenarında kaldığım, yüzlerce çeşit yiyecek olan otelde her öğün ben istemeden özel yemeğimin yapılması, yüzlerce konuk içinde neden ben bilmiyorum, en nadide ve hoş kokulu çiçeklerden hazırlayıp verdikleri o buket, üstelik bu gibi jestler için bahşiş vb. hiçbir adım atmamış olmam, yani bir yandan da göstermeyi bildikleri o hürmet ve ihtimam, epey şaşırtıcı oldu. Demek ki değer duygusu var…
Neye değer veriyor Mısırlılar? Mısırlılar nasıl insanlar? M.Ö. 300’lü yıllardan 1950’li yıllara kadar, 2000 yıldan fazla Mısır’ı Mısırlılar yönetmemiş. Hep dışarıdan gelenler yönetmiş. Öncesi ise Firavunlar devri. Katman katman halklar, kültürler, normlar iç içe geçmiş. Muazzam bir insanlık manzarası. İbret manzarası.
Kahire’de Karafe diye 6 km uzunluğunda bir mezarlık var. Ölüler Şehri de deniyor. İslam tarihinin en parlak yıldızları bu devasa viranede yatıyor. İnsanın aklı çıkıyor. O tarih, o türbeler, o camiler, o sanatlı, muhteşem eserler… Sonra o harabat, o zayiat…
Mısır, hayatın uç noktalarını bir tokat gibi insanın yüzüne vuruyor. Son derece ucuz, bol geliyor bazı şeyler. Yemekler, tatlılar, içecekler. Lezzetli, çeşit çeşit. Tadına varıyorsunuz. Sonra size misafirperverlikle mihmandarlık ettiğini sandığınız müze müdürünün bile bahşiş istemesi karşısında ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz. Acaba o kadar da bol ve ucuz değil mi her şey? Onların evinde ben nasıl bu statüde olabiliyorum? Onlar altta kalıyor. Utanıyorsunuz. Bir süre sonra herkesin gözü cebinizdeymiş gibi geliyor ve çok ucuz bulduğunuz bu ülkede cimrileşebiliyorsunuz.
Beni ilk havaalanından alan taksi şoförü, bir albayın askeri bölgedeki evinde kiracıymış. Aylık kirası 50 dolarmış. Beni götürüp önüne bıraktığı, 100 yıllık, kemerli, işlemeli, harika taş binadaki köhnemiş otelinse geceliği 150 dolar.
Feleğim şaştı zıtlar arasında gidip gelmekten. Belki de Mısırlılar bu hali hep yaşadıkları için kah uyuşmuş kah aşmış göründüler gözüme. Kavga, gürültü yok. Küfür, kıyamet yok. Tuktukla giderken bir kadın keyfeder elini uzatıp yan aynamızı kopardı. Sürücü çocuk inmeyi bırakın, durmadı bile. İki söylendi, devam etti yoluna. Bizde olsa kan çıkardı.
O sıcaklığa göre insanlar çok sakin. Çıplaklık hiç yok. Kadınlara saygı yüksek. Kadınlar da gayet rahat, akıyorlar. İskenderiye’de kadınların rahat 10’da 9’u obez ve kendileriyle barışıktı. Özellikle Kahire’de zengin muhitlere gittikçe fit ve huzursuz kadınlar fazlalaştı. İran’da da benzer bir gözlemde bulunmuştum. Sanırım Türkiye de öyle. Üst sınıflara reel veya hayali temas arttıkça tatminsizlik artıyor. Kim bilir, belki de piramidin alt tabakalarından tüten bir lanettir bu.
İran’da da Mısır’da da sigara rahatsızlığı veren pek kimse görmedim. Müziksiz restoranlar, kafeler çok; sakince oturabileceğiniz. Ucuz çıplaklık, sigara dumanı ve yeme-içme mekanlarında müzik gürültüsü, Türkiye’nin milli kültürsüzlük ögeleri olmuş durumda. Doğu’da da Batı’da bu denlisi yok.
Mısır da çok gürültülü aslında. Trafik gürültüsü acayip. Korna, Arapçadan sonra ikinci resmi dil gibi. Başta tamamen lüzumsuz çalıyorlar gibi geliyor, kaldıkça bir dil gibi kullandıklarını anlıyorsunuz. Akışta olanlar duymuyor zaten. Görmüyor da bence. Güzelliği de görmüyor, çirkinliği de görmüyor. Yaşanıyor hayat.
Mısır, insanlığın atası olan uygarlıklardan. Roma Yunan’dan, Yunan Mısır’dan öğrendi pek çok şeyi. Bugün de Mısır, insanlığın yırtılmışlığını aynalıyor sanki. Fakirlik ve perişanlık tablolarına uzun süre maruz kalınca nihilizmi içinize yedirmiş oluyorsunuz. Sonra o nihilist gözlerle baktığınız partiler, eğlenceler, jilet gibi düzgün muhitler de bir çizgi film hissi verebiliyor en fazla. Onlar da boş, hatta daha boş geliyor. Şımarma arzusu gibi geliyor, iç acıtan gerçeklerin yanı başında.
Şımarmak istedikçe çocuktur, hamdır, çiğdir insan. Öte tarafta ise güneşin pişirdiği insanlar. Belki de çoğunu yakıp bıraktığı.