Helake Götürülen Dünya

Cengiz Han’ı tarihin en vahşi katliamcılarından biri olarak biliriz. Bazıları ise onu kadim bir kurtarıcı olarak kabul ederler. Sebep? Kırk milyon kişiyi (o zamanki dünya nüfusunun %10’unu) öldürerek küresel ısınmayı yavaşlatmıştır! Dünyaya böyle ters açılardan bakanlar bu yazıyı anlayacaklardır.

Günümüzde insanlık üzerinde birtakım şeytani oyunların oynandığını görmesek de sezebiliyoruz. “Kafirlerin tuzağı varsa Allah’ın da tuzağı var” deyip rahatlıyoruz. Fakat şunu pek hesaba katmıyoruz: İçinde yaşadığımız toplumlar Allah’ın azabına müstahak olamaz mı? Allah, şeytaniler eliyle insanlığı büyük bir tufana uğratamaz mı?

Ben dünyaya dair şeytani planlarla Allah’ın planının örtüştüğü kanaatindeyim. İlahi muradın kafirlerin tuzağının bir noktaya kadar başarılı olması üzerinden işleyeceğini düşünüyorum. Bilinçli bir çabamız olmadıkça güvencede olduğumuzu zannetmiyorum.

Şeytani akıl, gelecek vizyonunun önemli bir ayağı olarak depopülasyonu (nüfus kırımını) planlamış görünüyor. Sünnetullah açısından bakınca da Kuran-ı Kerim’de ve hadislerde açıklanan kitlesel helak sebepleri oluşmuş görünüyor.

Bu yazımızda insanlığın helaki konusunu şeytani akıl açısından temellendirmekteyiz. Bir sonraki yazımızda ise sünnetullah açısından ele alacağız.

Şeytan, günlük dilde saf kötülük anlamında kullanılırsa da hakikatte öyle değildir. Şeytan, haklılık payı olan fikirlerle haddinden öte yol tutturmanın öncüsüdür.

Adem’e secde etmeyen Şeytan “Ben ondan üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (Kuran 38/76) derken tamamen haksız değildi. Zira ateş latiftir, toprak kesiftir. Allah’ın kesif diye bir ismi yoktur ama Latif ismi vardır. Allah peygamberine ateşten konuşmuştur (20/11) ama topraktan konuşmamıştır. Bir başka delil ise şudur: Güneş ateştir, Dünya topraktır. Dünya Güneş’in uydusudur ve ona muhtaçtır. Güneş ise Dünya’ya muhtaç değildir. Örnekler çoğaltılabilir. Özetlemek gerekirse; Şeytan haksızlığı yüzünden değil, hadsizliği yüzünden kovulmuştur. Şeytan “Mademki çamurdan yarattığın bu varlığa secde etmemi istiyorsun, secde ederim” deseydi Şeytan olmazdı.

Öyleyse şeytani akıl denince aklımıza “haksız fikirler” gelmesin. “Haklılık payı olan fikirlere dayalı, haddini aşan işler” gelsin. Bu gözle bakınca dünyanın insan görünümlü şeytanlarla dolu olduğunu kolayca görebiliriz. Hem de her kimlik grubundan… Fakat bizim asıl konumuz küresel şeytanlardır.

Şeytani fikirler, dini fikirler gibi çeşit çeşittir. İki fikir alemi arasında geçişler de çoktur. Mesela, Allah’ın kainatı altı günde yaratması dini bir fikirdir. Yaratmadan sonra oluşlardan el çekmesi, “Kainatın Ulu Mimarı” sıfatıyla olup bitene vakıf olmaması ise şeytani bir fikirdir.

Konuya aşina olanlar pek çok şeytani düşünce ve davranışın din referanslı olduğunu bilirler. Biz Müslümanların din zannettiğimiz algılarımızın dahi şeytani dokunuşlardan azade olmadığını söyleyebiliriz. Aksi halde bu vaziyette olmazdık.

Fakat konu küresel şeytanlık olunca temel kaynak Yahudilik olmuştur. Bu durum bazı dindar Yahudileri de rahatsız etmektedir. Zira binlerce yıllık Yahudi kültüründen beslenen şeytani akıl Musevilik dinine de ters düşebilmektedir. Biliyorsunuz ki Musevilik etnik bir dindir ve Musevilikten çıkan bir Yahudi ırk olarak hala Yahudi’dir. Bu da onu en başta Yahudilerin kadim dinine zararlı kılmaktadır.

Bir Yahudi düşünün ki Nuh kıssasına yani Allah’ın kötüleri cezalandırılıp iyileri kurtarmasına inanıyor. Kavminin seçilmişliğine inanıyor ki bu inanç da Kuran tarafından desteklenir (2/122). Aynı şahıs, elindeki Ahit kitabına göre, Yakup peygamberin lakabı olan İsrail kelimesinin “Tanrı’yla güreşen” anlamına geldiğine inanıyor. Kendisine Tanrı’ya yakın statü biçiyor. İşler bozulduğunda Musa peygamber, Kral Davud ve Mesih gibi kurtarıcıların zuhur edeceğine inanıyor. Sonra da bu Yahudi, ateist ya da deist oluveriyor ve şimdiye kadar din diye edindiği bütün bilgileri çöpe atmayıp, milli tarih ve muhayyile olarak benimsemeye devam ediyor. Sizce o nasıl bir insana dönüşür?

Karl Marks bunun güzel bir örneğidir. Bilindiği üzere Yahudilikte ahiret inancı yoktur. Tanrı’nın çocukları olan Yahudilerin dünyayı cennet yapması vardır. Marks ateist olarak Yahudiliğini çöpe atmamıştır; eski inançlarını seküler dünya cenneti kurma doğrultusunda yeniden biçimlendirmiştir. Ateist ya da deist olmuş pek çok Yahudi’de kimliksel kodlarıyla dünya görüşlerini harmanlama çabası vardır. Nasıl dünyadaki pek çok gelişmenin ardında Yahudi imzası varsa Yahudi imzalarının ardında da Yahudi teolojisinin kazandırdığı bilinç ve hayal gücü vardır. Dünyada dinlerin bittiğini zannedenlere cevap şudur: Din, aslında hiç olmadığı kadar derin bir güçtür! Bütün sosyal ve siyasi olguların köklerinde din izi vardır.

Güncel bir örnek verelim: Ateist olduğunu açıklayan meşhur Yahudi Noah Harari “Homo Deus” (Tanrı İnsan) kitabıyla insanlığın dünyada cennet kurma vizyonuna soluk getirdi. Adeta yeni bir din tarif etti. Ona göre bir zamanlar Tanrı’yı yaratmış olan insan şimdi de Tanrı’nın kendisi olma yolundadır.

Peki Tanrı nedir, ne yapar? Dini kitapları okuyunca ve küresel hadiseleri gözlemleyip derinlemesine düşününce karşımıza şöyle bir gelecek vizyonu çıkıyor:

Tanrı tektir, kadir-i mutlaktır. Küresel iktidar da tek olmalıdır. Dünya birleşmelidir. Küresel iktidarın çatısı altında odacıklar olabilir. Tanrı bu tür çeşitliliğe izin verir.

Tanrı’nın insanlık için planları vardır. Tanrı İnsan’ın da planları vardır.

Tanrı, planlarını seçip istihdam ettiği insanlar eliyle gerçekleştirir. Tanrı İnsan projesi de seçilmişler eliyle yürütülür.

Tanrı, insanı kendi suretinde yaratmıştır. İnsan, Tanrı’nın yapay zekasıdır. Tanrı İnsan da kendi yapay zekasını yaratmalıdır. İnsana en yakın robot yaratılınca insan tanrılaşmış olacaktır.

Tanrı her şeyi bilir. Tanrılaşmış İnsan da her şeyi bilir. Nasıl ki Tanrı insanın amel defterini tutuyorsa Tanrı İnsan da her şeyi kayıt altına alabilmelidir. Her şey veri olmalı, depolanabilmelidir. Tanrı insanın organlarını, parmak uçlarını şahit tutar (36/65, 75/4). Tanrı İnsan da insanın parmak uçlarıyla dokunduğu cihazları şahit tutar.

Tanrı latiftir. Nadiren sert müdahaleler yapar. Tanrı İnsan’ın iktidarı da latif bir iktidardır. Mesela en büyük veri kaynağı olan Google bedavadır, rızaya dayalıdır. En kapsamlı iletişim aracı olan Whatsapp bedavadır, gönüllü kullanılır. Tanrı İnsan’ın küresel sistemine uymak silah zoruyla değildir. Fakat o kadar avantajlı olacaktır ki insanlar uymayı makul göreceklerdir.

Tanrı gerektiğinde dünyaya bölgesel ve küresel çapta reset atar. Bu işlem adildir çünkü insanlar kötü olmuştur. Bozgunculuk yapmaktadır. Tanrı İnsan da dünyaya reset atacaktır. Çünkü insanlar aşırı üremekte, şuursuzca doğaya zarar vermektedir. İklimi bozmakta, cennetimiz olacak gezegenimizi tehlikeye atmaktadır.

Carl Schmitt “Muktedir olağanüstü duruma karar verendir” der. Bu anlayış, Kadir olan Tanrı’nın ilahi afet göndermesiyle örtüşür. Tanrı İnsan’ın da böyle bir kudreti olmalıdır. Mesela şu an dünya Korona salgını gerekçesiyle olağanüstü bir evreye sokulmuştur. Bunu bazıları insanın bir virüs karşısındaki zaafı olarak yorumluyor. Doğrudur, bizim gibilerin zaafıdır. Tanrı İnsan vizyonuna sahip olanlarınsa kudretidir.

Bir görünmez virüsle insanlığı aciz bırakan, dünyayı kilitleyen insanlar var olamaz gibi geliyor. Gönlümüz var olmasın istiyor. Fakat eğer görülmüyor ve ispatlanamıyor diye böyle muktedirlerin varlığına inanmayacaksak hatırlatalım ki Tanrı da görülmüyor ve maddi olarak ispatlanamıyor. Ve Tanrı İnsan tam olarak budur: Tanrı tarzında iş görme kabiliyeti…

Tanrı İnsan projesinin liderleri Tanrı’ya öykünürler: Eserleriyle görünür, zatıyla gizli… Etkilenmeme, dokunulmama statüsüdür bu. İktidar denince aklına devlet gelenler küresel iktidar ağının varlığına inanmayabilir. Halbuki küresel muktedirleri kaba iktidarlara değil, Tanrı’ya kıyasla çözmek gerekir. Küresel şeytani akıl, ulus devlet ve ideoloji kalıpları içinde anlaşılamaz. İdeolojiler, şeytani aklın insanları  yönetmek için kullandığı aparatlardır.

Tanrı, insanları imtihana sokar. İpuçları verir ama asla tam görünmez. Tanrı İnsan da böyledir. Kendisine inanılmasından ayrı, inanılmamasından ayrı bir yücelik duyar. İnsanlar ayrışıp tartışırken o işini görür.

Tanrılık iddiasındaki Nemrut “Ben de öldürür ve diriltirim” (2/258) demişti. Bu ilkel bir tanrısallıktır. Demode bir egemenliktir. Bugün Tanrı İnsan olmaya öykünenler çok daha üst düzey bir anlayışa sahiptir. Öz aynı olsa da…

Dünya yüzündeki birçok devlet nobran iktidardır; kimlikleri ve tercihleri bastırmaya çalışır. Liderler de bununla kendilerini güçlü zanneder. Tanrı İnsan ise nafiz iktidar vizyonudur. İnsanlara tercih yapıyorlarmış duygusunu verir. Günümüzde demokratik sayılan ülkelerde işleyen model budur. Egemenliğin birey seviyesine kadar dağınık göründüğü, asıl gücün görülmediği, insanların çok daha kolay yönetildiği ülkeler diğerlerine örnek gösterilir.

Avrupa’nın dünyaya uygarlık timsali olarak sunulmasının önemli bir sebebi, bireyci Avrupa’nın kitlesel boyutta daha kolay şekillendirilmesidir. Keskin inançları olan, öbekler halinde yaşayan Doğu toplumlarını şekillendirmek zordur. Derin faaliyete aykırı, kaba müdahaleler gerektirir. Bu sebeple de Doğunun geri kalmış olduğu iddia edilir. Sahiden geri kalmış yönleri olduğu için de bu propaganda işe yarar. Batılılar da Doğulular da Doğuyu geri bilir, Batıyı ileri bilir. Halbuki asıl gündem toplumların Tanrı İnsan projesine uyumlu hale getirilmesidir. Aykırı toplumlar dönüştürülmeli, bu mümkün değilse pasifize veya yok edilmelidir.

Dönüşüm için insanların kendilerini her şeyden önce birey olarak tanımlaması beklenmektedir. Bağlarından kurtulmuş, hayatı tek başına okuyup yaşayan hür insan… Şeytani aklın malzemesi olan bu fikir, ilginçtir, dinen de haklılık taşır. Allah El-Ferd’dir. İnsanı fert olarak görür, değerlendirir. Ahirette kitle yargılaması olmayacak, herkes fert statüsünde olacaktır. Özel olacaktır. Özel değerlendirilecektir.

Öyle bir zamandayız ki şeytanilerin dayandığı fikir dinin özüne uygun düşebiliyor. Dindarların hali dine ters olabiliyor. Doğu toplumlarında kitleci refleksler aşırıdır. Kitleyi vurgulayan örgüt, cemaat, ulus, devlet gibi kategoriler insanın şahsi kıymetini gölgelemektedir. Ortaya baskıcı, hastalıklı tablolar çıkmaktadır. Tanrı İnsan projesinin dayandığı atomize insan algısı ise bir yönüyle daha cazip ve haklıdır. Kuran’a göre ahirette insanlar kardeşinden, anne-babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır (80/34-37). Kuran’da anlatılan bu hali günümüzde canlandıran, herkesi kişiselliği üzerinden yaşama dahil eden akıl tamamen boş ve haksız olabilir mi? Bu parlak zeka karşısında mücadele vereceklerin aklı nasıl olmalı? Bunun üzerinde uzun uzun düşünmek gerek… Şeytani aklın yenilenen tuzaklarına düşmemek için evvela halihazırda içinde olduğumuz tuzaklarından kurtulmak gerek…

Burada biraz tarihe yolculuk edelim, 1776 yılına gidelim… Dünyanın süper gücü olacak olan Amerika Birleşik Devletleri kuruldu. Aynı yıl Adam Smith “Ulusların Zenginliği” kitabını yazdı. Her insanın bireysel tercihlerini öncelediği, bencilliğini yaşadığı, bireyselliği taşıyarak ayakta duran ve görünmez el (invisible hand) tarafından idare edilen ekonomik modelden bahsetti. Çokları görünmez eli ‘olmayan el’ gibi anladı ve yanıldı. Görünmez el, var olan fakat görünmeyen el demekti… Yine o yıl Adam Weishaupt yüzyıllar boyunca teorilere konu olacak İlluminati (Aydınlar) Örgütü’nü kurdu. İlluminati bugün aktif olmayabilir. Fakat İlluminati’nin kuruluş amacı olan dinsiz ve devletsiz dünya vizyonuna adım adım yaklaşıldığını görebiliyoruz.

İlluminati diye bir şey sahiden var mı? Buna cevap verebilmek için yine Yahudiliğe başvurmak gerekir. Kadim Yahudiliğe göre Yaratıcının ismi telaffuz edilmemeliydi. Yüzyıllar boyunca Yahudiler Yaratıcının ismini telaffuz etmemiş, sonra da unutmuşlardır. Evet, Yahudiler inandıkları Yaratıcının ismini bilmezler. Çünkü isim o kadar kutsal sayıldı ki özellikle İkinci Tapınak Döneminden itibaren yılda sadece bir kez tapınaktaki başhaham tarafından zikredilebiliyordu. İsim zamanla kutsal kitaplardan da çıkartıldı ve onun yerine ima kelimeleri kullanıldı. Yahudilerin elinde bugün Allah’a karşılık gelen Y-H-V-H harflerinden oluşan bir kelime vardır. Bu kelimenin Yahveh olarak mı Yehova olarak mı ya da başka bir şekilde mi telaffuz edildiğini kendileri bile bilmez. Aşırı sırlı sayılan ve kullanılmayan kelime kaybolmuştur. Fakat harflerin (sembollerin) ifade ettiği manaya inanırlar. Onun Yaratıcıya işaret ettiğini kabul ederler. Bugün bizim küresel akıl dediğimiz odaklar işte bu mirasa öykünmektedir, isimsizdir.

Kısacası İlluminati tartışması Tanrı tartışması gibidir. Sonuçsuz bir iştir. Küresel muktedirlerin amacının tanrısal faaliyet olduğunu hatırlayalım. Tanrısal görünürlük ve tanrısal gizlilik… Tanrısal statü… Dolayısıyla adları bilinemez, söylenemez. Gizemle, ipuçlarıyla iş görürler.

Elmalılı Hamdi Yazır isim kelimesinin ‘vesm’ (damga) kökünden geldiğini rivayet eder. İsimlendirmek damgalamaktır, sınırlandırmaktır. Nasıl ki pek çok esma ve sıfat ile tecelli eden Allah’ın mahiyeti isme sığmazsa (yahut Allah’ın ism-i azam denilen sırlı ismi bilinemezse, bilinse bile ifşa edilmezse) tanrısallık sevdasındaki küresel akıl da isimsizliği (damgalanamazlığı) seçmiştir. Böylece kendisini tıpkı Allah’ın yaptığı gibi bir inanç konusu haline getirmiştir. İnananlar ve inanmayanlar tartışır durur. Kimse varlığını ya da yokluğunu ispatlayamaz. Küresel şeytani akıl, Tanrı gibi insanlığa bir iman ve imtihan sahası açmıştır adeta…

Eğer dünyada olup bitenleri yeterince şeytani bir zekayla okursanız bu gerçekleri fark edebilirsiniz. Adeta şeytanın ‘hikmetli ayetlerini’ okuyabilirsiniz. İnanmazsanız da görmezsiniz, görüyoruz diyenleri ciddiye almazsınız. Halbuki daha baştan o güç görünmez el olarak, gören göz olarak tarif edilmiştir. Görülmeden görmek, bilinmeden bilmek şeytani aklın benimsediği tanrısal yöntemdir.

ABD görünmez elin, gören gözün mutfağı oldu uzun süre. Doları incelemek yeterli… Dolardaki “In God We Trust” (Tanrı’ya İtimat Ederiz) sözündeki Tanrı kim? Dindar Amerikalılar buradaki ifadeyi dini Tanrı zannederken parayı basanlar başka bir tanrıyı kastediyor olabilir mi? Çok anlamlı, çok katmanlı iletişim tarzını benimsenmiş olabilir mi? Bu iletişim tarzıyla yeni dünya düzeninin (dolardaki ifadesiyle novus ordo seclorum) bazı aşamaları tamamlanmış olabilir mi?

Küresel hadiselere bakınca artık kritik bir noktaya gelindiğini anlıyoruz. Dinsiz ve devletsiz (etkin dinin ve devletin olmadığı) küresel düzenin kurulması için dünyaya reset atılmasına yani tufana ihtiyaç vardır. Gemiye, Nuh’a ve ona inanan azınlığa ihtiyaç vardır. Safların belirginleşmesi için öncü afetlere ihtiyaç vardır. Yüz binlerce kitap, makale, müzik klibi, film insanlığın bilincini bu milenyal dönüşüme hazırlamak içindir. Çok atıf alan iktisatçılar, felsefeciler, siyaset bilimciler… Enstitüler, think-tankler, etkinlikler… Gazeteler, TV kanalları, internet siteleri… Çok satan yazarlar, çok izlenen filmler… Ödüller, teşvikler, şöhretler… Bütün bunlar şeytani bir nakışın parçalarıdır. Eskiden böyle ince projeler Müslümanların kafasındaydı. Şimdiyse olup biteni gözlemlemekte yaya kalıyoruz.

En sıradan insanların bile kendi çaplarında entrikalara başvurduğuna şahit olmuşsunuzdur. Dünyadaki servetin %90’ı nüfusun %10’unun elinde… Nüfusun %1’i zenginliğin %50’sine sahip… Bu insanların jetlerinde viski yudumlamakla yetindiğini mi hayal ediyorsunuz? Babil kulesinin, Mısır piramitlerinin tepesine çıkmış insanların insanlık ve dünya için planlarının olduğuna şüphe yoktur. Çünkü onlar plan yapmazlarsa kule yıkılır, piramit çöker; kendileri de yerle bir olur.

Planlanan tufandan sonra ABD’nin küresel iktidarın merkezinde olacağını zannetmiyorum. Sebepleri ayrı mevzu… Kısaca şunu söyleyebiliriz: Nasıl ki Britanya İmparatorluğu misyonunu tamamlayınca arka plana atıldıysa ABD de misyonunu tamamlayınca arka plana atılacaktır. Bunun işaretleri görülmektedir. Şu anki düzende rezerv para kabul edilen Amerikan doları %90 oranında balondur, karşılıksızdır. Ve FED hala para basmaktadır. Bu şu anlama gelir: Dijital ekonomiye geçişle birlikte Amerika kendi haline terk edilecek. Belki de iktisaden çökecek. Küresel kriz zirveye ulaştığında elinde altın-gümüş değil de dolar-euro gibi sembolik paralar olan halklar fakirliğe uyanacak. Bunun tarihte örnekleri vardır.

ABD yeni dünya düzenine geçişte başrol olabilir fakat ABD’nin kuruluş felsefesi yeni dünya düzenine uygun değildir. Yeni dünya düzeninde şimdiki türde liberalizme ve eleştirel bireyselliğe yer yoktur. Regülasyonlar öne çıkacaktır. Tarihin sonu gelmiş sayılacak, düzen artık kaostan üretilmeyecektir.  Düzen, düzenden çıkacaktır. Gelişim için sosyal ve siyasi diyalektiklere ihtiyaç duyulmayacaktır. İtaat ettirilen, kalıplar içinde zengin ve mutlu edilen, farklılıkların yüzeysel olduğu bir insanlık hedeflenmektedir. Dikkatinizi çekerim: İnsanlar baskılandıklarını değil, imtiyazlı olduklarını hissedecektir. Buna şu an dünyadaki en yakın model Singapur’dur. Altı milyonluk Singapur’da halk refah içindedir, eğitimlidir, dünyevidir, apolitiktir. Singapur demokrasi değildir. Kontrollü mutluluk ülkesidir. Dünyanın devasa bir Singapur olması nasıl olurdu?

Böyle bir vizyonun önündeki en büyük engel nüfustur. Sekiz milyar nüfusla sürdürülebilir zenginlik ve kaliteli yaşam mümkün değildir. Çünkü kaynakların büyük bir kısmını hantal ve muzır kitleler tüketmektedir. Teknoloji geliştikçe çoğu insanın basit işgücü olarak bile değeri olmayacaktır. Yok olması daha yararlıdır.

Darwinizm ve Malthusçuluk gibi akımlar nüfusu azaltmanın felsefi altyapısı oluşturmuştur. İş, o felsefenin pratiğe geçirilmesidir. Darwin’in fikri; zayıfların yok olması, hayatta kalan güçlülerin insan ırkını ileri taşımasıdır. Malthus ise doğum kontrolü, kıtlık, savaş gibi nüfus planlama yollarından bahseder.

Doğum kontrolü nispeten yumuşak bir yöntem olarak uygulanagelmektedir. Kadın-Erkek farklılıklarını ortadan kaldırma, cinsiyetsizleştirme, LGBT kampanyaları, aile mefhumunu değiştirme hem nüfus planlamasına yarar hem de kutsalsızlaştırma işlevi görür. Kutsalsız insanın küresel düzene entegre edilmesi kolaydır.

Kutsalsızlığın taşıyıcısı olan septik, demokratik, liberal fikirler teşvik edilir. İnsan hakkı ve hürriyet olarak pazarlanır. Sahiden de demokratik liberal fikirler çok güzeldir, çok da haklıdır. Fakat bir yönüyle de kutsalsızlaştırmanın, toplumları çözmenin mecrasıdır. Ne demiştik? Şeytani akıl haklılık üzerine kuruludur. Ne kadar dindar ve fedakar olursanız olun en az şeytaniler kadar haklı olmadıkça, onlar kadar ikna edici ve cazip olmadıkça sonuç alamazsınız. Maalesef Müslümanlar olarak ince fikirler, ince haklılıklar üretemedik. Kaba haklılıklarla, kaba yöntemlerle yol almaya çalışıyoruz.

Nüfus kontrolü için bir diğer yöntem salgın hastalıklardır: Hem nüfusu azaltırsınız hem de toplumsal psikolojiyi şekillendirirsiniz. HIV örneğinde olduğu gibi zaman zaman bu doğrultuda virüs üretimi yapılmakta, türlü hikayeler uydurulmaktadır. Bu hikayeler o kadar gerçekçidir ki inkar ederseniz siz gülünç duruma düşersiniz; hatta virüs kapabilir, ölebilirsiniz. Zira hikayeler şeytani aklın ‘gerçeklik üzerine kurma’ stratejisine uygun olarak hayata geçirilir, tamamen yalan olarak işlemez.

Kimisi salgın hastalıkların tarihte de görüldüğünü, yeni bir şey olmadığını söylüyor. Doğrudur. Fakat hastalık yayarak zafer kazanmak da bir o kadar kadim bir taktiktir. Mesela İspanyollar Amerika’ya geldiklerinde yerli halka ölmüş çiçek hastalarının kıyafetlerini dağıtarak onları yok ettiler. Tatarlar vebadan ölenleri mancınıkla düşmana atarlardı. Su kaynaklarına ölü insan ve hayvan atılması da eski bir taktiktir. Biyolojik silah yeni bir buluş değildir. Bu zamanın küresel biyolojik silahı da zamana uygun olarak son derece latif, nafiz ve manipülatif olmalıdır. Amaç yok etmekten de öte zihin dönüşümü ise Korona virüsü mükemmel bir araç olmuştur. Bir geçiş projesi olarak tasarlanmıştır ve kusursuz işlemektedir. Bununla beraber, salgın hastalıkla mücadele süreçleri ulus devletleri güçlendirebileceği için Korona virüsü dünyayı dönüştürme işlevini bir noktada yitirecek ve gündemden düşecektir.

Gelelim asıl izlenecek yola… Savaş… Bugünkü koşullarda dünya nüfusunu birkaç günde sıfırlamak mümkündür, nükleer silahlar sayesinde. Şeytani aklın asıl silahı da bu olacaktır. Görünürde birbirine düşman olan ABD, Rusya, Çin, Avrupa, Hindistan, Pakistan..  tek bir el tarafından kolaylıkla nükleer savaşa itilebilir. Bu ihtimali görmek için dünyada iki yüzyıldır derin iktidarın devletlerde değil, devlet ötesi kapital sahiplerinde olduğunu fark etmek gerekiyor. Devletlere biçilen rollerin farklı olması bizi yanıltmasın. Aslında hepsi aynı küresel vizyona tabidir, tabi olmak zorunda bırakılmıştır. Yarın hepsi ortak bir nüfus kırımı projesinde rol alabilirler. Gariban halklar da düşmanla savaşıldığını zanneder.

Uzun sözün kısası; kısmen haklı anlayışlara dayanan şeytani aklın vizyonunda dünyayı önce büyük oranda insansızlaştırıp ferahlatmak, sonra da cennete çevirmek vardır. Büyük bir kesim muhtemelen nükleer tufanda yok edilecek ve kurtarıcılar müreffeh bir dünya kuracaktır. O dünyanın sakinleri uyumlu ve mutlu olacaktır.

Böylesi küresel bir operasyonu gerçekleştirmedikçe insan tanrılaşmış sayılamaz. Çünkü Tanrı en olağanüstü hale karar veren en yüksek iktidardır. En olağanüstü hal ise küresel çapta insan kıyımıdır. Tanrı İnsan vizyonu böyle büyük bir yıkıma imza atarak zirveye çıkacaktır. Planlanan budur.

İşin enteresan yanı; dini öğretiler de büyük çaplı bir yıkımın yaklaştığını gösteriyor. Acaba insanlık şeytani ve rahmani güçlerin uzlaşısı altında helake mi gidiyor?

Bir sonraki yazımızda helakin manevi koşullarının oluşup oluşmadığını ele alacağız.

Helake Götürülen Dünya” üzerine 8 yorum

  1. Hocam çok ilgi çekici ve ilginç bir yazıydı. Emeğinize sağlık. Bir sonraki yazınızı merakla bekliyor olacağım..

  2. Bu makalenin İngilizce versiyonunu da ekleyebilir misiniz acaba?

  3. Hayretle okudum bunkadar konu tek yazıda tebrik ediyorum

  4. Şehirde yaşayan bir müslüman için öneriniz nedir?

  5. Herşeyi tam olarak anlamasamda anladiklarim bana fark etmediğim şeyler olduğunu gösterdi

  6. Sakin yerleri aramak

  7. Elinize sağlık. Ancak bir iki konuyu da ben farklı bir açıdan bakılmasını sağlamak not düşmek istiyorum;

    – Dünya Güneş’in uydusu değildir. Güneş etrafında uzayda dönen bir gezegen de değildir. Bu hususu fark ettiğinizde tüm görüşlerinize bir reset daha atarsınız.
    https://www.yenidunyaicinipuclari.com/2016/10/en-buyuk-yalan-duz-dunya-teorisi.html

    – Atom Bombası veya Nükleer Bomba olayına inanmıyorum. Bu da en büyük yalanlarından biridir Batı’nın. Tıpkı bize öğrettikleri Dinazorlar masalı gibi.
    https://mrsoydan90.medium.com/japonyaya-atom-bombas%C4%B1-at%C4%B1lmam%C4%B1%C5%9F-olabilir-3d0112db136e

    Saygılarımla.

  8. Emeğinize sağlık sıkı bir araştırmayla bu olayı 3aydır çok iyi biliyorum ilk öğrendiğimde psikolojim bozuldu günlerce kendime gelemedim ve çok önemli bir şeyi daha çözdüm sümerlilerden buyana insanı yaratan tanrı değilde tanrıyı yaratanın insan olduğu gerçeğini kabullendim tanrı olsaydı böyle eşitsizlik olmazdı sümerlilerden bu yana pekte değişiklik olmamış

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir