
Hayatın iki modda yaşanabildiğini görüyorum: İnşa etme modu, keşfetme modu.
Küçük çocuklar inşa edici bir şey yapmıyorlar. Öyle bir eğilimleri yok. Keşfetme modunda yaşıyorlar. Aynı kaydıraktan otuz kere kaydığında da keşfetme, yeni bir tat alma modunda. Doyuma ulaştı mı bırakıyor.
Çocukları inşa moduna biz sokuyoruz. Adına da büyüme diyoruz. Dil inşa ediyoruz, bağ inşa ediyoruz, bilgi inşa ediyoruz onlarda. Onlar da bizim gibi inşa kanalında, inşa modunda olsunlar istiyoruz yaşları büyüdükçe. Kariyerleri, varlıkları, kendi aileleri olsun. İnşa etmeyi hayatın doğal, belki de tek kulvarı olarak algılıyoruz.
Halbuki inşa, hayatın gafil ve fani yüzüdür. Zira inşa edilen her şey yıkılmaya mahkumdur. Keşif ise öyle değil. Bilinçli, baki ve hakiki yüzüdür. Çocuklar bu hakikatle doğarlar.
Bu iki modu, şekil ve şakile kelimeleriyle de açıklayabiliriz.
Şekil, yaşamın dışşal oluşumları, birikimleridir. Şakile ise insanın içsel durumu, kıvamıdır.
Dışsal oluşumlar, varlık okyanusunun dünya hayatı denilen kıyısındaki kumdan kalelerdir. Kumdan kalelerin şekli, konumu, büyüklüğü, malzemesi, dayanıklılığı farklı olabilir. Fakat akıbetleri aynıdır. Bazısı sert, bazısı ince ince dalgalarla er geç yıkılacaktır. Kıyısında dalga olmayan deniz yoktur. Bu, her şeyin zaman karşısında aşınıp yok olacağını gösterir.
Birikim delisi insanlar vardır. Sürekli servet biriktirir. Aslında o kişi kaptırıp gidiyor. İnşa moduna girmiş, otomatiğe bağlamış. Kimi unvan, kimi kariyer, kimi çevre, kimi alkış, kimi de başka bir şey biriktirir.
Bazen inşa ettiği şeyler yıkılır insanın. Böyle zamanlar fırsat penceresidir. Bu yıkımlardan derin, düzgün, bilge insanlar doğar. Bazıları ise “Bu kumdan kalem yıkıldı. Daha farklı, daha korunaklı bir kale yapayım” diye yeni bir gaflet yoluna girer. Onun da kumdan olduğunu görmezcesine…
Dünyada inşa edilen her şeyin, devletlerin, şirketlerin, hayır kurumlarının, ilişkilerin ve ailelerin bile kumdan kale olduğuna inanıyorum. Zira hepsi bir noktada çözülüyor. Bunu Hz. İbrahim “Batanları sevmem” sözüyle ifade etmiş.
Batmayan ne? İşte onu aramaya keşif modu diyoruz. Keşif modu, birden Allah’a yönelmek değil. Hz. İbrahim bile önce yıldıza, sonra Ay’a, Güneş’e yöneliyor; yanlışta zaman geçiriyor. Milletimizin manevi atası Ahmet Yesevi Hz. Divan-ı Hikmet’inde “Nefsim için yürür idim, it gibi gezip” der. Çocukluğundan itibaren kamil bir insan olduğu halde. Biz düz insanların keşif modunda yanlış yerlerde zaman kaybetmemiz pek tabiidir. Ayrıca, yanlışı keşif, doğruyu keşfetmenin bir parçası olabilir.
Doğru hayatın keşif kafasıyla yaşandığından şüphe etmiyorum. “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin” hadisi bunu anlatıyor. Hayatın amacı; ilim, keşif, kapalı olanın açılması. Her şeye keşif gözüyle bakan, hayatın amacını yerine getirmiş oluyor. İnşa odaklı yaşayan ise dehrin oyuncusu görünümünde oyuncağı oluyor.
Peki bu iki mod birbirinden tamamen ayrıştırılabilir mi? Elbette hayır. Misal, birilerinin inşa ettiği gemilerle, uçaklarla dünyanın her köşesine gidilebiliyor, keşif modu da daha olgun yaşanabiliyor. Demek ki keşfetme kapasitemizi artıran inşalar var. Esasen inşaların fonksiyonu da bu olmalı: Keşfetmeye katkı vermek. Okulların, kurumların amacı hep bu olmalı. Bu asıl amaca hizmet etmeyen inşalar, kurumlar ve yapılar insanı özüne ve gayesine yabancılaştırıyor.
Peki her keşif serüveni iyi midir? Mesela uyuşturucu denesem? Denesem farklı şeyler keşfedeceğime eminim. Fakat bu keşiflerin benim genel keşfetme kabiliyetime olumlu etki edeceğinden şüpheliyim. İşte burada da kurumlar, ilkeler vb. inşalar devreye giriyor. Bazı inşalar olmalı.
Öyleyse sorun, bir şeyler inşa etmek değil. İnşa odaklı ve öncelikli yaşamak. İnşalara işlevsel bakabildiğimizde, asıl gayenin keşfetme, öğrenme olduğunu unutmadığımızda sorun yok. Hatta hayat da güzelleşiyor. İnşa ettiğiniz bir şey yıkılırken de çok şey öğrendiğiniz için üzülmüyorsunuz. Üzülmek, inşa edilen şeyin, o şeydeki rolümüzün amaçlaştırılmasından dolayıdır çoğu zaman. Şeyh Galip bunu “Aşıkta keder neyler? Gam halk-ı cihanındır” mısraıyla anlatıyor. Aşık, hiçbir şeyi amaçlaştırmaz; her hali sever.
Gelelim şakile kavramına. Öldüğümüzde bütün inşalarımız yıkılıyor ve geriye tek bir şey kalıyor. Şakilemiz. Yani iç dünyamızın sonuç olarak aldığı şekil. Bu aslında ruhun şekli değil, nefsin şekli. Fakat yükünü de ferahlığını da ruh yaşıyor. Nefsten kopamazsa ruh azap çekiyor. Sıyrılabilirse de sonsuzluğa uçuyor. Nefsin, ruhun özgürlüğüne veya esaretine uygun oluşuna da şakilemiz diyoruz ki bu iç şekil bizim inşa modunda mı keşif modunda mı yaşadığımızla, doğru duyguyla, doğru yolda mı yaşadığımızla mutlak bağlantılı.
İnşa öncelikli yaşam sürenlerin şakilesi bozulur. Biriktirmeli, kontrollü, güç istençli, hesaplı, huzursuz insanlardır bunlar. Zira inşanın sonu yoktur. Her inşa, pek çok kaygıyla da gelir. İnşa modu, insanın iç dünyasının esaretidir.
Lakin bu esaret, çoklarının doğal halidir. Dindarlık inşası bile esaretten payını alabilir. Kimlik inşası sosyal alanda işlevseldir. Dinin özü olan Allah’la irtibatta kimlik kartı geçmez.
Keşif modunda yaşayanlar masum çocuklardır dedik. Ama Epstein adasına gidenler de o modda. İnşa boyutunda doyuma ulaşmış insanlar hepsi. İnşada doyuma ulaşınca net bir şekilde görüyorlar, asıl gayenin keşfetmek olduğunu. Çocuk bedenini, insan etini, her şeyi keşfetmek istiyorlar. Tüm bağımlılıklar, günahlar, uç deneyimler, hep insanın varoluş amacı olan keşfetme güdüsünün tezahürüdür—bozuk bir şekilde. Neden bozuk? Çünkü şakile bozulmuş. Ya inşalarla ya keşiflerle… Şakile bozulunca keşiflerin yönü de bozuk olabiliyor.
Göz, kulak, el, ayak, akıl, zihin, ruh.. hepsinin ayrı ayrı keşif yolları ve istekleri var. Bunları birbiriyle çatıştırınca da sorun çıkıyor. Bakıyorsunuz, adam binlerce kitap okumuş, duygusu kupkuru. Çünkü o boyutta keşfi olmamış. Diğer keşifleri bir tür inşaya, ego inşasına dönüşmüş, faydadan çok zarar doğurmuş, tıkamış onu.
Keşfetme kabiliyetimizi olgunlaştıran, sonsuzlaştıran, hatta oturduğumuz yerde bile icra edebileceğimiz kadar bağımsızlaştıran bir şakilemiz olmalı. Bunun için evvela inşa ettiklerimizi gözden geçirelim, dışımızda ve içimizde, gerçekte ve algımızda. Neden inşa ettik? Bu inşalar sebebiyle hakikati keşfetme imkanımız arttı mı azaldı mı?
İnşa ettiklerimizin çoğunu yıkmaya hazır olalım ki pek çoğu biz hazır olsak da olmasak da zaten yıkılıyor. Zorunlu inşaları da yine hakikati keşfetme kapasitemizi artırma ufkuyla yapalım. Kendimizi, insanı, dünyayı, ötesini keşfetme saikiyle. O zaman öldüğümüzde, tüm şekiller silindiğinde, geriye ruhumuzda düzgün bir şakile kalabilir.