Düzenekler (ve FETÖ)


FETÖ’nün 40 yılda ördüğü hırkanın bir gecede sökülmesinin 10. yıldönümünde konuyu farklı bir boyutta işlemek istiyorum.

“İktidar” denilince akla “üsttekinin alttaki üzerindeki gücü” gelir. Oysa bu iktidarın bir yönüdür. Hakikatte iktidarın iki yönü vardır:

1. Üstten

2. Alttan

Üstten iktidara; bariz, zahiri, eril iktidar da diyebiliriz.

Alttan iktidar ise örtük, batıni, kadınsı iktidardır.

Eril-dişil sadece cinsiyet değil, bir varoluş prensibidir ve her şeyde caridir. İktidar konusunda da.

Her muktedir, iktidarını garantiye almak için birtakım düzenekler kurmak ister. İstikrarsız bir iktidar, iktidar değildir. İstikrar, düzeneklerle sağlanır.

Üstten iktidarın düzenekleri barizdir. Mesela kurumlar, devletin iktidar düzenekleridir.

Alttan iktidarın düzenekleri ise örtüktür, bünyeye yedirilmiştir.

Üstten iktidar komutlarla çalışır: Yap, et, oku, çalış, vergi öde…

Alttan iktidar ise zihnin ele geçirilmesiyle çalışır. Bunda komut yoktur. Kişi, alttan iktidarın beklentisine kanalize olmuştur. Beyni yıkanmıştır, menfaat sunulmuştur, kaygılandırılmıştır vb. Sonuçta beklentilere uyumlanmıştır. O beklentiler için kendisini feda edecek aşamaya bile gelebilir. Ve bunu kendi tercihiyle yaptığını zanneder.

Hayatı alttan iktidarları görerek okursanız önünüze bambaşka pencereler açılır. Misal, Google, Netflix vb. şirketler alttan iktidar sahipleridir. Misal, geçtiğimiz günlerde dinsiz ve densiz şakalarıyla gündem olan D.G. isimli şahıs, babasının kendisini özgür yetiştirdiğini sanan bir zavallı. Alttan iktidar olgusunu bilseydi o kadar gaza gelmezdi.

Üstten iktidarın iyi-kötü, doğal-yapay, adil-zalim tezahürleri olduğu gibi alttan iktidarın da iyi ve kötü örnekleri vardır.

Doğal örnek: Bir kedinin, bir bebeğin, genel olarak masumiyetin üzerimizdeki tesiri alttan iktidarın doğal bir örneğidir.

İyi örnek: Bir insanın manevi iyiliği için onun suyuna gitmektir. Mesela bir çocuğu azarlayarak da düzgün davrandırabilirsin (üstten iktidar), okşayarak da (alttan iktidar).

Kötü örnek: Bir insanı kullanma bağlamında onun suyuna gitmek, onu övmek, gazlamak, özel hissettirmek, yararlandırmak, ümit uyandırmak, yerine göre mahrum bırakmak, ince tehditler oluşturmak vb. yollarla manipüle etmektir.

Bu gibi davranışlarla insanların etrafında duygusal düzenekler, üzerlerinde iktidar kurulur. İktidar kaynağının tesir gücüne göre o insan şekil alır.

Şimdi gelelim meselenin FETÖ kısmına…

FETÖ, alttan iktidar olgusunu en mükemmel çözmüş, buna dayalı bir örgüttü.

FETÖ, tamamen kadınsı bir örgüttü. Bütün FETÖcü erkekler emasküledir. Düşünün, hak verirsiniz. Hatta yıllar boyu efendi, düzgün algılanmaları bile her birinin kadınsı bir uysallık vaadiyle sosyal varoluş sergilemesinden ötürü olmuştur. Bu varoluş biçimleri sonucunda eziklendikleri kadar önleri de açılmıştır. Çünkü her bir FETÖcü masum, uslu, uyumlu, faydalı, “kocasına (otoriteye) tabi olan kadın” rolü oynuyordu.

Ve her bir FETÖcü içten içe bu rolü oynamaktan nefret ediyor, erk(ek) olacakları günü bekliyordu. İçlerindeki erkek gün geçtikçe eriyor, küçülüyor, küçüldükçe zalimleşiyordu.

FETÖcü kadınlar da erkeklerine değil, toplumsal sahaya kadınlık yapıyorlar, çevre nezdinde hoşa gitmeye çalışıyorlar, iç dünyalarında ise eril patlamalar büyütüyorlardı. Patlayamadan söndüler. Dikkat edin, FETÖ kadınsız bir örgütmüş gibi piyasadaki tüm temsilcileri, yorumcuları erkek. Kadınları içlerine doğru patladılar.

Kısacası bütün FETÖcülerde cinsiyet karmaşası vardır. FETÖ, bütün mensuplarının cinsiyet algısını bozmuştur. Bu kaçınılmazdı. Zira FETÖ seviyesinde manipülatif bir örgütün yol alması, salt başkalarını kandırmakla mümkün olamazdı. Bir kişi bir yalanı 40 yıl boyunca ancak önce kendisini inandırırsa söyleyebilir. Her FETÖcü self-manipülatiftir, delüzyoneldir.

“Önce kendini kandır”: FETÖ’nün insiyaki mottosu budur. “Kendini kandıramayan bir başkasını, kendi çocuğunu bile kandıramaz”. Bunlar FETÖ’cülerin nefes alıp verişine bile sinmiş olan prensiplerdir. FETÖ’yle örgütsel bağı olsun olmasın, FETÖcülerin çocukları da mizaç olarak FETÖcü olmuştur. Sebebi, ikiyüzlülük atmosferinde büyümeleridir. Ayna nöronlar onlarca yıl boyunca anne-babalarından FETÖcü kişilik özelliklerini emmiştir. Bunu söküp atmaları, iğneyle kuyu kazmaktan zordur.

FETÖ sinik ve sinsi insanların örgütüdür. Amaçları alttan iktidar kurmaktır. Hileleri ise üstten iktidara uyumlanmaktır. Üstten iktidar orduysa orduya, laiklerse laiklere, Erdoğan’sa Erdoğan’a, İsrail’se İsrail’e, Amerika’ysa Amerika’ya, bakansa bakana, rektörse rektöre, her ne ise ona. Her muktedire şu vaatte bulunurlar: “Usluyum, uyumluyum, beni al, benimle yürü”. Sinelerindeki gerçek ise şudur: “Seni kullanabildiğim sürece… Kendimi akıllı, kullanan, yararlanan, gizli güç hissettiğim sürece böyle olacak. Bir gün asıl gücün ben olduğumu herkes bilecek!”

FETÖcüler, kullanabildikleri herkese sahte dost, kullanamadıkları herkese karşı öfke doludur. Fakat öfkeleri bile hissizdir. Öfkeyi bile açıktan değil, dumansız yaşarlar. Öfkelerini uyandıranları hukuki, ekonomik, sosyal, psikolojik, hatta fiziki olarak yok etmek isterler. Hiç olmazsa medeni ölüme mahkum etmek isterler, yok sayarlar. Çünkü istedikleri olmadı, hedef şahıs düzeneğe girmedi veya yakalanıp kurtuldu, sonuç olarak onların alttan iktidarına yaramadı. Belki de maskelerini düşürdü, ömürlük projelerini baltaladı.

Sevgi, iyilik, diyalog gibi sayısız güzellik, FETÖ’nün alttan iktidar kurmasının söylemsel araçlarından ibaretti. FETÖ hiçbir güzellikte samimi değildi. Her şey hileydi. En münasip maskelerle, en iyi niyetli insanları avladılar. Saygın insanlara gelin-damat olup onları kendilerine ömür boyu bağlı kılacak kadar, sadece devletin değil, ailelerin, hatta kalplerin bile kılcal damarlarına nüfuz ettiler.

FETÖ, olumlu görünümlerle art niyetini saklayan, sakladıkça riyakarlaşan, riyakarlaştıkça kalpsizleşen ve insanlıktan çıkan zombilerin örgütüdür. Güya nihai amaçları iyilikti. Kime iyilik peki? Ruhlarını, şereflerini, müstakil duruşlarını, özgür ve özgün varoluşlarını tehdit olarak algıladıkları, düzeneklerine uymadığı için menfi kodladıkları, yok olsunlar istedikleri insanlara iyilik!

FETÖ bir kibir, kendine tapınma kültüdür. Her FETÖcü kendine tapar. Bunu doğrudan yapamayacağı, itiraf edemeyeceği için örgüt mensubiyeti üzerinden kendine tapınır. FETÖcüler mümin değildir. Bir müminin dünyasında bu denli illüzyon (gurur) olamaz. Gurur balonları patladığında bile şişkinliklerinden ödün vermeyenler, üstüne başkalarını kıymet bilmez gafiller gibi görenler şu hadisi hatırlatıyor: “”Allah kıyamet gününde üç kişiyle konuşmaz, onları temize çıkarmaz, yüzlerine bile bakmaz; üstelik onlar için korkunç bir azap vardır: Bunlar; zina eden ihtiyar, yalan söyleyen hükümdar ve kibirlenen fakirdir”. FETÖcüler tüm müflisliklerine rağmen hala kibirleniyorlar. Allah FETÖcülere ayılsınlar diye kader tokadı vurdu; çoğu daha derin uykulara daldı. Çünkü aslında Allah’a değil, kendilerine tapıyorlardı. Bir FETÖcü Allah’ı, Peygamberi bile objeymiş gibi algılar, manipüle etmeye çalışır.

FETÖcülerin önemli bir kısmı örgütten fiziken uzaklaştıkları halde manen batağa saplandılar. Zira FETÖcülük, örgütsel bağdan öte, kişilik olmuştu onlarda. Örgütten kopsalar bile FETÖ mizacıyla mayalanmış olduklarından kalpleri, beyinleri tamamen FETÖ frekansındadır. Değişmesi de mümkün değildir. FETÖcülük narsisizmin bir varyantıdır ve tedavi edilemez. Başka mecralarda, başka maskelerle devam eder. Maskesiz bir yaşamı tahayyül edemezler. Anne-babasının dilensin diye kolunu kırdığı bir çocuk, sonradan problemi anlasa ve anne-babasından nefret etse bile kolu düzelmez. FETÖcüler de maalesef böyledir. Ruh kanatları kırılmıştır, manen sürünürler. Zaten tüm çabaları sürünmelerini kamufle etmek içindir.  

FETÖ’cüler arasında tek bir tane bile mert insan yoktur, olamaz. Mert insan, açık iktidar kurar veya muktedire açık itiraz eder.

Diyeceksiniz ki FETÖ 40 yılın sonunda bu noktaya geldi, bunu yaptı. Hayır, yapamadı. 40 yıldır kadınsı iktidar yöntemleriyle yürümüşlerdi. Bunun sonuçsuz kaldığı noktaya varınca erkeklik yapmaya kalktılar ve mahvoldular. Çünkü öyle bir altyapıları, donanımları, kodları, yürekleri, nimetleri yoktu. Ellerine yüzlerine bulaştırdılar. Rezil rüsva oldular. Yıkmak istedikleri iktidarı da hiç olmadığı kadar güçlendirdiler. Gübre oldular.

FETÖ’nün bu serencamı biraz masalları andırıyor. Tatlı dilli, masum yüzlü cadının tüm tertip ve düzenleri boşa düştü. Cadı, başkaları için kaynattığı kazana düştü. Masallarda yaşıyorlardı, sonları da masallardaki gibi oldu.

Samimiyetin olmadığı iyilik; roldür, maskedir, en sinsi kötülüktür. Katmerli yalandır çünkü. Ve yalancının mumu gündüz yanar bilirsiniz, işler yolundayken yanar; en ihtiyaç duyduğu yatsı vakti söner. 15 Temmuz, 40 yıldır sinsi sinsi yanan FETÖ mumunun söndüğü yatsı vaktidir. İşte bu akıbetten ibret almak gerek. Hayatı, üstten veya alttan iktidar güdüsüyle, düzenek oluşturma kafasıyla yaşayan samimiyetsiz sefillerden olmamak gerek.

Şahsen ömrüm boyunca hiç kimseye düzenek kurmadım, yanılarak dahil olduğum düzeneklerden de çıktım. Kah sessizce kah savaşarak. Yönetilmeyi de yönetmeyi de sevmem. Zira ikisinde de düzenekler esastır. Allah insanları şerefli yaratmıştır; “Düzenek kurayım, başkalarını yönlendireyim” düşüncesi müthiş bir kibirdir. İsterse bu düzenek, aile olsun, devlet olsun.

Hayatın tadını almak isteyenler, düzenek kafasından çıkmalı. Elbette toplumsal yaşamda asgari zorunluluk seviyesinde düzenekler olacak, oldu mu da hakkı verilecek, düzgün olacak. Ama hakiki duygular, mutluluklar; toplum ve duygu düzeneklerinin ötesinde, özgür kalplerdedir.

Din bile böyledir. Sıkı bir düzeni, bir sürü kuralı var gibi algılanır. Oysa hepsi, Allah katında tek geçer akçe olan kalb-i selim içindir (Şuara, 89).

FETÖcülerin, kirlettiklerinin ve benzerlerinin asla tadamayacağı şey bu.

Düzenekler (ve FETÖ)” üzerine 2 yorum

  1. Tövbe kapısı tamamen kapalı mı, bu insanlar için?

  2. YALANCININ MUMU
    Türkiye’deki kültür değişmesi bir yandan hayatın maddî çehresini değiştirirken, bir yandan da o maddî çehreye hayat veren kavrayış biçimlerini çarpıta gelmiştir. Bu vakıayı deyimlerin ve atasözlerinin günden güne muhteva boşluğuna ve hatta ters anlamlara ulaşmasıyla gözlemlemek mümkün. İslâm, Türk kültürünün belirleyici unsuru olarak kavranılmadığı sürece kendi dilimizi anlamlı bütünlüğü içinde “bizim” kılamayacağımız gibi, Türkçeyi de bir “ecnebi” gibi konuşacağımız besbelli.
    Herhangi bir olayın pek yakında vuku bulacağını anlatmak için “eli kulağında” deriz. Hoparlörlerin arkasına saklanmış müezzinlerin yaşadığı bir Türkiye’de ezan okuyacak kimsenin elini kulağına attığı pek görülemeyeceği için insanlar bu deyimi sadece bir itibarî kalıp olarak kabul edecek, neyi niçin konuştuğunu anlayamayacaktır. Bu anlayışsızlık giderek anlamın yozlaşmasına da varmıştır. Artık insanlar “Hayy’dan gelen Hû’ya gider.” tabirinin Allah’tan gelen Allah’a gider demek olduğunu ve bu tabirin kâinatın deveranı, özdeki gerçeğin bağlanılmaya değer tek şey olduğu gibi düşünceleri akla getirmesi gereğini bilmez de, bununla faydasız yerden gelen şeyin faydasız yerlere varacağını anlar. Yani Müslümanlar bakımından “olumlu” bir yaklaşım, ters sayılacak bir anlam kaymasına uğrayıvermiştir.
    Kültür değişmesinin deyimlerde yaptığı anlayış yozlaşmasının bir diğer örneği de bence “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” hükmündeki ters anlaşılmadır.
    Yalancının mumu yatsıya kadar yanar demekle günümüz insanları yalancıların foyasının çok çabuk meydana çıkacağını, yalanın pek dayanıksız olduğunu, yalancının mumunun çabucak sönüvereceğini söylemek istiyorlar. Bu tabiri böyle anlıyorlar, çünkü yatsı namazı insanlarımız için günlük hayatın bir parçası olmaktan, daha doğrusu belirleyici bir parçası olmaktan çıkmıştır. Yatsı kılmamızın da münafıklık ile ne gibi bir bağlantısı olduğu ülke çapında anlaşılır olan gücünü kaybetmiştir. Esasen “münafık” kavramı da Türkiye’nin yaşayan kavramlarından biri değildir.
    Evet, “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” sözünde yalancıdan kasıt doğrudan doğruya “münafık”tır. Sabah ve yatsı namazlarını kılmanın “münafık” olup olmamada bir ölçü olduğunu bilen Müslümanlara karşı anlıyoruz ki münafıklar bir “karşı silâh” geliştirmişler. Ama muhlis Müslümanlar da bu yalanı yutmamış, buna karşılık “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.” deyivermiş.
    Münafık, kendinin münafık olduğunun anlaşılmaması için geceleri yatsıya kadar mumunu yakıyor. Namaz kılıyor veya kılmıyor, bilmiyoruz ama penceresine bakınca yatsı okununcaya kadar mumunun yandığını görüyoruz. Münafık yatsıdan önce mi yatıyor sonra mı bilmiyoruz, ama yalancı yatsıya kadar mumunu mutlaka yakıyor.
    Demek ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözünü yalancının sahteliği çabuk ortaya çıkar diye değil, yalancılıkla yaşayan insan kendi yalanına destek olacak tedbirleri alır, biçiminde anlamalıyız. Yalancılık, samimiyetten daha fazla gayret, titizlik ve masraf gerektirir. Zaafını kolayca ele verebilen, sevdiklerine ve nefret ettiklerine karşı duygularını kolayca belli eden insanlar öteki insanlar bakımından büyük tehlike arzetmezler. Böyle insanlar günahlarında bir sistematik kurmuş, mumlarının yanma süresini ayarlamış değillerdir.
    Ama öyle insanlar vardır ki şartlara hâkim olmayı prensip ittihaz etmişlerdir ve dolayısıyla münafık oldukları halde büyük bir çaba, hassas bir titizlik ve yüklü masraflarla münafık görünmelerini önleyecek tedbirler alırlar yani mumlarını geç vakte kadar, saf Müslümanların da yattıkları, uyudukları zamana kadar yakarlar.
    Yalancının mumunun çabucak söneceğini sanmak yanlıştır, münafıkların mumu kendilerinin mü’min olduklarını delillendirmeye yetecek zamana kadar yanar. İsmet Özel- 3 Zor Mesele

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir