
“Münafığın alameti üçtür” hadisi var. Bu hadisteki şu cümleyi çocuk aklımla tuhaf bulmuş, “Herhalde Arapçaya has bir ifade biçimi” demiştim: “Konuştuğu zaman yalan söyler”. Neden direkt “Yalancıdır” demiyor da “Konuştuğu zaman” diyor? Zaten insan ancak konuştuğu zaman yalan söyleyebilir…
Meseleyi yıllar sonra anladım: İç dünyamızda hepimiz az çok yalancıyız. Münafıklık kriterinin “konuşma” olması büyük rahmet. Suskun yalanları hesaba katarsak münafık olmayan insan binde bir kalır mı acaba?
Varlığın, hayatın 99 boyutu olsun. 9 boyutta yaşayıp, o 9 boyutta dürüst olduğumda ben dürüst biri miyim? Yoksa diğer 90 boyuta kendimi kapatmakla yalan binasında dürüstlük odası mı aramış oluyorum?
İnsanın asıl yalanı, söylediklerinde değil. Kendini kapatışlarındadır. Buna kalbin yalanı diyorum. Sessiz, eylemsiz. Yanlış yapmıyorum, söylemiyorum. Ama 3-5 boyutta yaşıyorum. Diğer boyutlar yokmuş gibi…
“Beşikten mezara kadar ilim öğrenin”. Bu hadis “Yaşamın amacı nedir?” sorusunun cevabıdır. İlimdir. Ne ilmi? Doğruluk ilmi. Hangi doğruluk? Kendi içimde, kendime karşı, içime şahit olana karşı doğruluk.
Dış tarafımla doğru biri olarak bilindikçe yalanım derinleşiyor olabilir. Toplum içinde yanlış bilinen niceleri vardır ki dürüst oldukları için yanlış biri olarak algılanırlar. Adam dürüst, hatası neyse açıkça yaşıyor, hatalı biliniyor. Ötekinin hatası, yalanı kalbinde, örtük. Herkes onu iyi biri biliyor.
Toplumsal yaşamın çetrefilli meselelerinden biri şu:
a. Bırakalım adam içindeki kötülüğü yaşasın, akıtsın, dürüst olsun, dürüst ola ola zamanla düzelir.
b. Adamın içindeki kötülüğü yaşamasına, doğallaştırmasına, yaygınlaştırmasına izin vermeyelim.
Hangi rota doğru? Ve tabii, kötü olan ne?
Her türlü muhafazakarlık ekseriyetle b rotası üzerinden ilerlediği için münafıklık fabrikası gibi çalışır. Kötünün ne olduğuna dair kriterler arttıkça münafıklık da artar.
Özgür insanlar daha dürüsttür. Özgür toplumlar daha dürüsttür. Hiçbir bağı, kaygısı olmayan birini düşünün: Neden yalana sığınsın?
Yalan daima bir şeyleri muhafaza etmek için söylenir. Kalbin yalanı da egoyu muhafaza etmek içindir.
Hayatta en büyük nimet, dosttur. Dost, yanında her halini yalansız yaşadığın kişidir. Dost, kınarken bile kınamaz. Düşman ise severken bile ağ örendir—haince.
İnsanları birbirine güçlü, görünmez, doğallaşmış yalanlar da bağlar. Her kalp kendi ayarındaki insanla ferahlar.
Bazı kalpler yalanda, bazıları ise hakikatte buluşmak ister.
Kalp yalan söylemez.Temiz kalbin en büyük zehiri de ilacı da akıldır.
Zaten yazdıklarınızın da kalple ilgisi yok.Bunlarin hepsinin ruhani cimrilikle alakası var.Butun yatırımını kendine yapmış,matematiğin sadece çıkarma ve bölme işlemini kullanan insanların ortak özelliğidir bu.Onlar toplamayı bilmez.Ya da yeri geldiğinde amacı çoğaltmak olan üsluplu çarpmayı da.
Sadece kendi sectigini sunar gibi yapar ve sonra geri alir.Cünkü hayata anlam aramak için gelmiştir .Hayata anlam yüklemek için değil.
Tanrının bile senarist olduğunu düşünür ondan bile eksiltmeye çalışır.Kendi sözüm ona figurandir,kolaya kaçar.
Oysa Tanrı görüntü yonetmenidir.Verebilecegi en güzel,en anlamlı anları , görüntüleri verir kuluna.Kadraji geniştir sen seç der.
Tıpkı hikayedeki gibi;
Bir kadın ve bir adam yolculuk yapar.Kadin heyecanla “Aman Allah’im manzaranın güzelliğine bak,ne kadar güzel”der.
Adam kadının gösterdiği tarafa bakar ve şöyle der;
“Hani nerede ağaçlardan bir şey göremiyorum”
Bilge yorumunuz için teşekkürler. Cömertlik nedir? Bazen alan ne aldığını yıllar sonra anlar. Belki de yıllar boyunca vermedi diye kızar. Hz Ali “Allah’ı arzularımın yerine gelmemesinde buldum” diyor. Sevgilerimle.
Riyanın kalbin hastalığı olduğunu düşünürüm hep. Bu yazıda da adeta, kalbi hasta olmanın prangalarından mütevellit bir zincir söz konusu; bir diğer zincir ise nefsine bağlıdır. Her halükarda kalbi özgür değildir, nefes almıyordur. Zira özgürlük; hiçbir determinizmle kısıtlanmamak, aynadaki yansımana cesurca ve vicdanlıca bakabilmektir. Vesselam, kaleminize sağlık