Anne-Babaların Öldürdüğü Çocuklar


Rüyamda denizin dibinde binlerce çocuk gördüm. Balık istifi gibi. Birbirlerine yapışık. Ölmüşler.

“Nasıl öldüler acaba?” diye içimden geçirdim. “Bunlar, anne-babaları tarafından ruhları öldürülmüş çocuklar” hitabı geldi.

Bizim çocukluğumuzda okullarda dayak vardı, evlerde, sokaklarda dayak vardı. Çocuklar dışlarından örseleniyordu. Dünya tersine döndü. Artık çocuklar içlerinden çürütülüyor. Tatlı tatlı.

Eskiden anne-babaların yan gündemi olan çocuklar, şimdi ana gündemi oldu. Halbuki nefsin ana gündemi, hep kendisidir. Çocuklar, yan gündemken ruhen daha korunaklıydılar. Ana gündem oldular, anne-babaların nefsine meze oldular, heba oldular.

Matah bir şey gibi söyleniyor: “Çocuklarım için yaşıyorum”. Yok efendim “Çocuklarım için birikim yapıyorum”. Allah’ın tekeffül ettiğini üstlenmek, bir tür ilahlık iddiasıdır. Dedem varlıklıydı, babam onun mirasından zerre almadı. Babam varlıklı, benim de onun kuruşunda gözüm yok.

Anne-babalık, maddiyat aktarımı mıdır? Nefsaniyet aktarımı mıdır? Ya da nedir?

Peygamber Efendimiz “Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar” buyuruyor. Yani: Çocukları bozmayın yeter.

“Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar” buyuruyor. Bunu hep din gibi düşünüyoruz. Bir çocuğun takım tutkusu fıtratında mı vardır? Yoksa anne-babanın aşılaması mıdır? “Ne var bunda?” diyeceksiniz. Çocuğunu spora yönlendir, yetenekliyse futbolcu yap, sorun yok. Ama onda futbol takımı bağı oluşturuyorsun. Bunun gibi yüzlerce batıl bağ oluşturuyorsun. Okullar yüzlerce batıl bağ oluşturuyor. Toplumu, çevresi, oyunları, interneti… Bu çocukları bir şekle sokuyoruz, Allah’ın murat ettiği şekle hiç benzemiyor. Yahut dinle bağlıyoruz onları ki bu da çoğu zaman yanlış oluyor; kalbe yerleşmemiş formül dindarlığı, kimlik dindarlığı, hicap dindarlığı.

Benim dindarlık anlayışım, insanın evvela her şeyden bağımsız ve hür olabilmesine dayanır. Kimliksel ve kitlesel bir şey değildir. Hür bir günahkarın, çevre normları sebebiyle günahsız olandan daha yüksek bir potansiyeli vardır. Çünkü o hür insan her an özüyle temas kurabilir. Toplum uslusu ise bir rolün içindedir.

Aile uslusu, okul uslusu, toplum uslusu olsunlar diye nesilleri heba ettik. Çocuklarımız bizi utandırmasın diye. Sonra ne olduysa, çocuklarımız sıra dışı olsunlar diye aile şımarığı, okul şımarığı, toplum şımarığı yaptık onları. Güya özgün oluyorlar, kendileri oluyorlar. Halbuki özgün falan oldukları yok. Anne-babaların aç taraflarının pörtlemiş halleri oluyorlar.

Sigara, alkol, uyuşturucu, kumar, seks, borsa vs. bağımlısı kişileri düşünün. Kedi-köpeklere evladım diyen tipleri düşünün. İşte bu tipler, çocuklarının ruhunu kemirerek hayata tutunan, fedakar anne-baba görünümlü güruhtan çok daha masumdur gözümde. Öncekiler kendilerine zarar veriyor, nefsaniyetlerini başka şeyler üzerinden yaşıyor. Bu anne-babalarda ise günah yok, suç yok, bol çalışma var; nefsaniyetlerini çocuklarının ruhunu zaptederek, onları kendi ham benliklerine göre şekillendirerek tatmin ediyorlar. İlk güruh kendini heba ediyor ki bu bir tür had bilmektir. İkinci grup ise fedakarlık kisvesi altında çocuklarını heba ediyor.

Bir çocuğun heba olması ne demektir?

Rüyamın devamında, bir okulun bahçe kapısının birkaç metre dışındayız. 5 yaşındaki oğlum T’yi buraya mı gömelim diye konuşuyoruz. Orada bir mezar varmış zaten. 7-8 yıl önce başka bir çocuk oraya gömülmüş. Şimdi üstü açılmış, kuyu gibi olmuş, müsait görünüyor. T. de yanımızda. Görüyor mezar yerini, onaylıyor, gayet normal bir şeymiş gibi. Sonra da oyununa dönüyor. Tam bir kabullenişle, oyundan keyif alıyor.

Çocukların ruhlarını okullara gömüyoruz efendiler! Kurslara, etkinliklere gömüyoruz! Ekranlara gömüyoruz! Sınıfsal özentilerimize, duygusal açlıklarımıza gömüyoruz! Çocukları nefsimize gömüyoruz!

Boşanmış bir anne, çocukların babasının ilgisizliğinden şikayet ediyordu. Epey yakındı. Ona dedim ki “Önce sen çocukların üstündeki ruhsal tahakkümden vazgeç, adama babalık alanı bırak, ondan sonra yakınırsın”.

Korkunç bir çağdayız. Dünyanın bir kısmında çocuklar açlık, sefalet, sahipsizlik içinde çırpınıyor. Diğer bir kısmında ise çocuklar anne-baba sahiplenmesi adı altında ruhen katlediliyor. İlk grubun perişanlığı göze görünüyor. İkinci grubunki ise görünmüyor, çünkü toplum vitrinleri için hazırlanmış, cici çocuklar bunlar. Güzel görünüyorlar dışarıdan. Ama heykelleşmişler. İçleri çekilmiş, layıkıyla görülmemekten, Allah için (doğru) sevilmemekten.

Annecim, babacım diye hitap ediliyor çocuklara. “Senin özün yok, bağımsız kıymetin yok. Benim uzantımsın sen” demenin, sevgi görünümlü bencilliğin en sinsi hali. 30 yaşındaki evli kızına “Tek aşkım” diyen sapkın baba, ergenliği geçmiş oğluna banyo yaptıran sapkın anne tanıdım. Çocukları ayrışamasın, müstakil bir şahsiyet olamasın diye her şeyi yapmaya hazırlar. Kurguları bozulmasın diye. İngilizce bir deyim var, “killing with kindness“. “Nezaketle öldürmek”. Tam olarak bu.

Yüceltmelerle, para harcayarak, güdüleyerek, bağlayarak, ebeveyn duygularını çocuğa giydirerek, nazik nazik çocukları katlediyorlar. Bir insanın mesleği, serveti, statüsü vs. şahsiyeti yanında hiçbir şeydir. İnsan 7/24 şahsiyet evinde oturur. O ev mamursa mutlu olur, yıkıksa mutsuz olur. O ev sanalsa mutluluğu da sanaldır. Hakikiyse hakikidir.

Anne-babalık, çocuklarda şahsiyet katliamına dönüştü. İçleri boşaltılmış insancıklar yetişiyor.

Kainatın en masum, en temiz, en sevimli varlıkları olan çocukların maruz kaldığı bu sinsi şiddeti tespit edecek, sorun edecek, giderecek hiçbir mekanizma yok.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir